FRIDA

Frida, acının ve tutkunun ete kemiğe bürünmüş hali;

acılarını sanata dönüştüren kadın…

 

7 Ağustos 1907’de, Mexico’nun Coyoacan Mahallesinde, Aztek tapınakları mavisindeki Casa Azul'da (Mavi Ev) minicik bir kız çocuğu dünyaya geldi: Mathilda Calderon'dan doğma, Guillermo Kahlo'dan olma küçük kız… Kısaca “Frida Kahlo” olarak tanıdığımız, tam adıyla “Carmen Frida Kahlo y Calderon”.

Frida, dört kızdan oluşan ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldiğinde anne Mathilda hayal kırıklığı yaşar; çünkü, bir erkek çocuktur beklediği. Frida'nın doğumundan on bir ay sonra dördüncü kızı Kristina dünyaya gelince de Mathilda'nın düş kırıklığı derin bir depresyona dönüşür ve eve bir dadı alınır. Frida'nın erken çocukluğu, "Soğuk ve taş kalpli” diye nitelediği dadı sebebiyle "yalnızlık" duygusuyla tanıştığı yaşlarıdır.

 

Babayla Yakınlık

Alman-Macar göçmeni baba Guillermo Kahlo, Meksika kültürel varlıklarını fotoğraflamakla görevli Porfirio Diaz döneminin resmi fotoğrafçısıdır. Frida'ya, Meksika sanatı ve arkeoloji sevgisini aşılayan da baba Guillermo'dur. Dört kızı arasında en çok Frida'ya emek vermiştir Guillermo. Ona fotoğraf çekmeyi, rötuşlamayı, fotoğraf renklendirmeyi öğreten de odur.

Baba ve üçüncü kızı birbirine yakınlaştıran, her ikisinin de ailenin "hasta" bireyleri olmalarıdır. Guillermo, epileptiktir. Frida, daha küçücükken babasıyla ilgilenmeyi görev edinir; karanlık odada yalnız bırakmaz onu ve kriz anında ilk bakımını yapar. Frida, küçüklüğünden itibaren hastalığı, kırılganlığı, yalnızlığı ve "farklı olmayı" önce öğrenir, sonra da paylaşır babasıyla… Frida Guillermo'yu, "Babam cömert, akıllı, zarifti ve hayatının sonuna kadar Hitler'le savaştı" diye anlatır günlüğünde.

 

İlk Travma

Yerli ve İspanyol melezi olan annesi Mathilda Calderon’la ilişkisi biraz daha karmaşıktır. Sempatik, hareketli, zeki, okuma yazma bilmeyen ama aynı zamanda oldukça hesapçı; acımasız olabilen ve arada uçlarda dolaşan bir kadın olarak tasvir eder annesini.

Frida'nın ilk travması çocukluk yıllarında, altı yaşındayken gerçekleşir: Çocuk felci geçirir ve tam dokuz ay yataktan çıkamaz. Hastalık dönemi boyunca ona babası bakar. İyileşir iyileşmesine ama çocuk felci ömrünün sonuna kadar nefret edeceği zayıflamış ve diğerinden kısa kalmış bir sağ bacak bırakır arkasında miras olarak… Mahallenin çocukları, "Frida pata de palo", “Tahta bacak Frida” ve “Topal Frida” diye alaya alırlar. Diğer çocuklardan farklıdır o, "yaralı bir kuş”a dönüşümü ve içine kapanması da ilk olarak erken çocukluk yaşlarına denk düşer.

Frida'yı olduğu insan yapan, "Farklı olmanın acısıdır" diye tanımlar J. Marie G. Le Clezio (Diego ve Frida kitabının yazarı).

Frida'nın fantezi dünyası ile tanışması, kendine bir ikiz yaratması bu çocuk felciyle boğuştuğu döneme denk gelir. Gelin, yıllar sonra o günleri, günlüğünden, kendi kaleminden okuyalım: "Hayali arkadaşımın beni beklediği yere giderdim. Nasıl göründüğünü, saçlarının rengini unuttum ama neşeli hallerini, gürültü yapmadan nasıl güldüğünü, hiç ağırlığı yokmuş gibi dans edişini hatırlıyorum hâlâ. Onunla dans ederdik ve ben ona bütün sırlarımı açardım."

 

Devrim Yılları

Frida'nın çocukluğu ve genç kızlığı, Casa Azul'da kısa ve zayıf kalmış sağ bacağını saklamak için önce erkek pantolonları giyerek ve daha sonraları ise upuzun, kabarık etekler ve elbiseler kuşanarak geçerken, ülkede inanılmaz değişimlerin yaşandığı dönemdir. Yirminci yüzyılın en büyük devrimlerinden olan “Meksika Devrimi”nin gerçekleştiği, on yıllardır süregiden Porfirio Diaz diktatörlüğünün devrildiği günler... Her şeyin olağanüstü yeni olduğu, yeniden şekillendiği, ülkenin, öfke, umut, hareketlilik içinde yüzdüğü dönemdir Frida'nın ilk gençlik yılları.

Mexico City, bugünkü megapol yapısından oldukça uzak o zamanlar: devrim sonrasında öğrencilerin, düşünürlerin, âşıkların, hırslı politikacıların, sanatçıların ve maceraperestlerin buluştuğu parıltılı, göz alıcı bir şehir. Frida'nın insan kimliği işte bu devrimci, yenilikçi, yaratıcı şehirde şekilleniyor ve Fransisko Villa'ya, Emiliano Zapata'ya büyük hayranlık besliyor. Devrim o kadar kanına işliyor ki doğum tarihini değiştirip devrim tarihi olan 1910 yapıyor!

Ve yıllar geçiyor… 1922'de 17 yaşında Meksika'nın en iyi okullarından, yeni karma eğitime geçmiş olan Escuela Nacional Preparatoria'ya kabul edilen iki bin öğrenci arasındaki otuz beş kızdan biri oluyor. Hayali tıbbiye okumak olan Frida anatomi, biyoloji ve zoolojiye özel ilgi duyuyor. Bu hayalleri, hayatının iki büyük "kaza"sından ilkinin gerçekleşmesiyle altüst oluyor.

 

Kaza ve “Sanatçı Frida”nın Doğumu

17 Eylül 1925'te, erkek arkadaşı Alexandro Gomez Arias’la okul çıkışı her gün yaptıkları gibi otobüse biniyor. O gün o otobüs bir tramvayla çarpışıyor, çok sayıda insan hayatını kaybediyor! Frida, bu kazadan sağ çıkıyor; ancak, hayatının sonuna kadar dinmeyecek bedensel ve ruhsal acıları da başlamış oluyor... “Kılıcın boğayı deşip geçmesi gibi, o çubuk da beni deldi geçti" diye anlatır yıllar sonra Dars R. Tibol'e ve hatta gülerek ekler: "Bekâretimi işte böyle kaybettim ben!"

Frida, bu ilk büyük kazayı sanatçı ‘Frida'nın doğumu’ olarak anlatır günlüğünde. Gelin kendisinden okuyalım: "Hayatım altüst... Güneşin sarısı, çeliğin beyazı, acının siyahı, kanın kırmızısı başucumda, ‘tasasız Frida’nın ölümünü kutluyorlar... Istırap içinde geçen aylar sonrasında, nihayet yeniden doğuyorum... Ayakta duramaz, yatağa çakılı, acı ve umutsuzluk içinde çarmıhta geriliyken... Annem yatağımın üstüne bir ayna astırıyor… Kendime model oluşum işte böyle başladı. Bacaklarımın sağlayamadığı kaçışa şimdi ellerim sayesinde ulaşıyorum… Ayna'nın dışına çıkıyorum, hapishane yataktan kaçıyor ve boyuyorum, boyuyorum, boyuyorum...”

 

Gelmiyorlar!

Bu korkunç kazadan sonra Frida'nın hayatı bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Bir daha eski Frida, "tasasız Frida" olamayacaktır. O günleri hiç unutamaz. Nasıl unutabilir ki! Yatağa bağlı sonsuz acılar içinde bir türlü gelmeyenlerin yolunu gözlemekle geçer günleri, haftaları… Anne Mathilda, kazayı duyunca şoka girer ve hastaneye gitmez. Baba Guillermo ise haberin şokuyla öyle bir hastalanır ki ancak üç hafta sonra en sevdiği kızını ziyarete gidebilir.

Erkek arkadaşı Alexandro'ya gelince, dışarıda kendine yeni bir kız arkadaş edinmiştir bile. Frida en çok da Alexandro'nun onu terk edeceğini anladığı için üzülür ve depresyona girer. Hastaneden çıktıktan sonra, sevgilisi Alexandro onu gerçekten terk eder ve Avrupa'ya gider. Frida da hayranı olduğu Modigliani'nin kadınlarını andıran "Kadife elbiseli portre"sini yapar ve Alexandro'ya gönderir.

Frida'nın yalnızlık, istenmemek ve terk edilmekle ilgili saplantılı korkularının temelini bu "ilk kaza"da mı aramak gerekiyor, diye düşünmeden edemiyorum. Akıl alır gibi değil! En güvendiği, suç ortağı, hastalık yoldaşı babası bile ancak üç hafta sonra ziyaretine gidiyor; anne hastaneye uğramıyor bile; erkek arkadaşa gelince, o zaten yeni bir kız arkadaşın koynunda ve bu da yetmezmiş gibi bambaşka bir kıtaya yelken açmış gidiyor!

Alexandro'nun gidişini izleyen dönemde, Frida, "aguantar" fiilini "Acıya ve umutsuzluğa katlanmayı öğrendiğim günlerdi” diye tanımlar.

"Buz kadar şeffaf bir acı gezegeninde yaşıyorum artık. Sanki her şeyi bir anda, birkaç saniyede öğrendim. Bir anda yaşlanıverdim" diye yazar mektubunda Alexandro'ya.

 

Resim-Ayna-Tablo

Tüm acısına, ruhen ve bedenen çektiği ıstıraba rağmen Frida yaşamakta kararlıdır. Mahkûm olduğu yürüyen sandalyeye, odasında hapis hayatına, bedenini cendereye alan korselere rağmen yaşamak için renklerle oynamaya, resim yapmaya işte bu acı dolu günlerde başlıyor.

"Yatağa bağlı yaşarken, sıkıntıdan ve acıdan uzaklaşmak için babamın boya kutusunu istedim; annem de yatar halde kullanabileceğim özel bir şövale yaptırdı. İlk tablomu, bir arkadaşın portresini, işte böyle yatar halde yaptım" diye yazar günlüğünde. Biraz olsun normal bir hayata dönmesi tam iki yılını alır. O iki koca yıl boyunca resim artık onun var geçilmezine dönüşür. Frida'nın Mavi Ev'deki yatağının üstüne annesinin astırdığı ayna, Frida'nın kendi kendine modellik yapmasına yol açar.

Ölümden dönen Frida, henüz ayağa kalkamıyor ama kendisiyle ilgilenmeye, kendini yeniden inşa etmeye çalışıyor. Varlığını bu “resim-ayna”dan besliyor ve 150'ye yakın eserinden 55'inin otoportre olması da bundan zaten.

Sanat tarihine baktığımız zaman, portrenin, sıkça tekrarlanan konulardan bir tür/çalışma olduğunu görürüz. Bilinçli veya değil birçok ressam otoportresini yapmaya gereksinim duymuştur. Goya, Rembrandt, Van Gogh, Schiele, De Chirico hemen ilk akla gelenlerden. Nedenine gelince: Uzmanlara bakılırsa bazen parasızlık, bazen de kendi derinliklerine ulaşma ihtiyacıymış.

 

En İyi Bildiğim Kişi

Diğerleri için bir şey söyleyemesem de Frida'nın gerekçesini buyurun kendisinden dinleyelim: "Kendi resmimi yaptım çünkü en iyi bildiğim kişi kendimdim." Daha nasıl anlatsın! Aylarca çıkamadığı yatağının tavanındaki aynada sadece kendi yüzünü, kendi bedenini gördüğü göz önünde tutulursa, bundan daha doğal ne olabilirdi ki!

Hayden Herrera'ya kulak verirsek, Frida yaptığı resimlerle, her bir otoportresiyle "içini dökmüş", "dertleşmiş" âdeta kendisiyle... Resimleriyle biyografisini yazmış. Bir yazar nasıl sözcükleri bir araya getirerek meselesini kâğıda döküyorsa Frida da tuvale fırça, boya ve renklerle kendi yaşam hikâyesini yazmış.

Frida'nın resimleri kanayan yaralarından, kanından, iç organlarından, en mahreminden, fantezilerinden doğmuştur J.M.G. Le Clezio'ya göre: "Tüm düş kırıklıkları, hayatının en büyük dramları, çektiği sonsuz ıstırap, her şey apaçık tablolarında” diye özetliyor yazar.

 

İkinci Kaza-Evlilik

Kazadan iki yıl sonra Frida biraz olsun normal hayatına geri dönüyor. Artık varlık sebebi olan resim için okulu da bırakmıştır. Gelelim, Frida'nın hayatındaki “ikinci kaza”ya, yani Diego Rivera’yla yollarının kesişmesine.

Frida'nın biyografisini yazan Christina Burrus'a göre ilk karşılaşmaları Diego'ya modellik yapan Tina Mordotti'nin evinde olmuştur. Bazı kaynaklara göreyse Escuela Preparatoria'da karşılaşırlar ilk olarak; hatta, bu ilk karşılaşmadan çok etkilenen Frida’nın, arkadaşlarına, “Bir gün onun oğlunu doğuracağım” dediğini söyleyenler bile vardır. Kulağa ne kadar da hoş geliyor. İlk karşılaşmanın yeri ve tarihi belirsizliğini hâlâ korusa da kesin olan, bu karşılaşmanın resim sayesinde olduğudur. Çünkü o dönem resim Frida için her şey…

Diego Rivera her yeri görmüş, dünyaca tanınan bir Meksika devrim romancısı, sanatı halkın hizmetine sunarak Amerika kıtasının tarihini duvarlarda ölümsüzleştiren dönemin en karizmatik ve tanınan ressamıdır. Frida'dan 20 yaş büyüktür. Daha önce iki kez evlenmiş, iki de çocuğu var ve de bir kadın öğütücüsü olarak namı kendinden bile büyüktür!

Frida ondan çok etkileniyor. Diego ise büyüleniyor! Frida, iki kuş kanadı gibi tek çizgi kaşlarıyla, dudağının üstündeki bıyıklarıyla, tanıdığı, bildiği hiç bir kadına benzemiyor. Bir daha ayrılmamak üzere beraberlikleri o an başlıyor. Evlenmeye karar veriyorlar. Miniminnacık, 49 kiloluk Frida’yla 150 kiloluk Diego'un evliliğine tüm aile karşı çıkıyor. Baba Guillermo, "Kızımın hasta olduğunu ve hiç bir zaman iyileşemeyeceğini bilmelisiniz. Güzel değildir ama zekidir. İsterseniz biraz düşünün, hâlâ evlenmekte karalıysanız kızımı size vereceğim" diyerek Diego'yu korkutmaya çalışsa da işe yaramıyor.

 

Sıra Dışı Birliktelik-İhanet

Bu beraberliğe, "bir fil ile bir güvercinin birlikteliği" diyor Kahlo ailesi. Ama Diego ve Frida kararlarını çoktan almışlar. Onlar evlenecekler. Kimsenin inanmadığı bu evlilik 1929'da Coyoacan'da gerçekleşiyor. Frida'nın ailesinden sadece baba katılıyor nikâh törenine. Son derece inişli çıkışlı bir ilişki onlarınki. Diego ve Frida her zaman sıra dışı bir çift oldular... Onların beraberliği sadece aşk değildi. Frida ve Diego birbirlerine yoldaşlık, dostluk, annelik, babalık, çocukluk, meslektaşlık yaptılar. Birbirleri için, ülkenin en iyi ressamı, dediler.

Bu evlilik çokça sadakatsizlik gördü… Diego, Frida'ya hiç bir zaman sadık bir koca, Frida da Diego'ya sadık bir eş olmadı. Hayatından sayısız erkek ve hatta kadın geçti Frida’nın. En bilinenler arasında Leon Trostki, fotoğrafçı Nickolas Muray, New York'lu galerici Julien Levy, sürrealistlerden Marcel Duchamp... Tıpkı Simone de Beauvoir ve Jean Paul Sartre gibi oldukça antikonformist bir çift oldular.

Bu evlilik içinde Frida'nın iki kâbusu oldu: İlki her şeyden çok istediği oğlunu, Leonardo'yu doğuramamak… Birçok düşük yaptı ve üç kez de kürtaj olmak zorunda kaldı. O korkunç kazanın sonuçlarından biri de doğuramamasıydı. Zaten zayıf olan bedeni çok hırpalandı ama ruhen yaşadığı ıstırabın tarifi yoktu. Hayatının en büyük eksikliği, anne olamamak ve bu yüzden Diego'suna, "canavar bebeğine" annelik yapmasıydı!

“Resim benim hayatımı doldurdu. Korkunç hayatımı güzelleştirebilecek üç hamilelik yaşadım aslında. Ama başka birçok şey gibi beceremedim, olduramadım. Durum bu iken bütün hayatım resim oldu. Sanırım yapılacak en iyi şey çalışmak oldu" diye yazar günlüğünde.

Evlilik sırasında Frida'nın ikinci kırılma noktası, küçük kız kardeşi Kristina ile Diego'nun birlikteliklerini öğrenmek oldu. Evet onlar gayet açık bir evlilik yaşıyorlardı ama Kristina olmazdı! Olmamalıydı! Çift, Kristina krizini aşamadı ve 1939'da boşandılar. Bu dönemde Frida yalnızlığa gömülür. Her zaman bolca tükettiği alkol kadehlerini ve marijuana'yı iyiden iyiye artırır. Diego'dan uzakta, çok mutsuz, umutsuz ve derin bir boşluktadır. Terk edilmek, istenmemek saplantısı onu tekrar ele geçirir.

1940'da San Francisco'da tekrar evlenirler. Onlar birbirinden ayrı olamayan çiftlerdendir. 1954'te Frida ölene kadar da birlikte olmaya devam ederler.

 

Frida’nın Ressamlığı Üzerine

Ressam olarak Frida uzunca bir süre Diego'nun gölgesinde kalmış olsa da zaman içinde değeri sınırları aştı. İlk kişisel sergisini 1938'de New York'ta Julien Levy galerisinde açtı. Basın tarafından çok olumlu eleştiriler alan bu sergide eserlerinin yarısı satıldı.

1939'da Andre Breton'un daveti üzerine Paris'e gitti. O günleri, Andre Breton ve sürrealistlere kızgınlığını, âşığı fotoğrafçı Nickolas Muray'a yazdığı mektuplardan biliyoruz. Andre Breton'un davet ettiği sergi için hazırlık yapmadığını, tablolarının hâlâ gümrükte beklediğini, sergi salonunun uygun olmadığını ve kızgınlığını anlatır uzun uzun: "Neyse ki günler sonra, bu deli, onun bunun çocuğu kaçık sürrealistler arasında ayakları yere basan tek kişi olan olağanüstü ressam Marcel Duchamp’la tanıştım da işleri yoluna girdi" der.

Bir başka mektubunda hızını alamaz ve şöyle yazar: "Sürrealistler mi? Midemi bulandırıyorlar! O kadar ağır entelektüeller ki, saatlerce kafelerde oturup kıymetli kıçlarını ısıtarak durmadan, bıkmadan kültürden, sanattan ve devrimden konuşuyorlar... Kendilerini dünyanın Tanrıları sanıyorlar. Gelişim en azından Avrupa'nın neden çürümekte olduğunu anlamamı sağladı…" Paris'te pek rahat edemediği açık. Oysa Paris ondan çok etkilendi. Modacı Elsa Schiaparelli mesela, Frida'nın giydiği rengârenk Tehuantepe sahili kadınlarının geleneksel elbiselerini Paris'li hanımlara taşıyacak kadar çok ilham aldı ondan.

Sergisi maalesef, yaklaşan II. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle pek ilgi görmedi. Ama buna karşın sanat dünyasından birçok insanla tanışma fırsatı buldu. Şair Paul Eluard, büyülendiği ve "buz gibi" diye anlattığı ressam Max Ernst, resimlerine hayran kalan Joan Miro, Frida'nın resimleri karşısında gözleri dolan Vassily Kandinsky’yle Paris'te tanıştı. Hayranlığının ve dostluğunun simgesi olarak kendisine bir çift küpe hediye eden Picasso'yu da Paris günlerinde tanıdı.

 

Yatakta Ders ve Meksika Sergisi

Geçen yıllarla Frida'nın sağlığı düzeleceğine hep daha kötüye gitti.

1950'de tekrar hastaneye yattı, kangren olmuş sağ ayağı dize kadar kesildi. Acı içinde kıvranırken bile, "Ayağa ne ihtiyacım var ki! Uçmak için kanatlarım var benim" diyecek kadar hayata tutunmaya devam etti.

Yatağından çıkamadığı için, resim dersleri verdiği Güzel Sanatlar Okulu Esmeralda'ya artık gidemez oldu ama vazgeçmeyip öğrencilerini Casa Azul'a çağırıp derslerini evinde, yatağından vermeye devam etti.

1953 yılında, yakın dostlarından fotoğrafçı Lola Alvarez Bravo, sağlık durumunun vahameti karşısında, sanatçının yaşarken alkışlanması gerektiğini düşünerek Frida'nın onca sevdiği ülkesinde, Meksika'da ilk kişisel sergisini açabilmek için işe koyuldu. Frida o kadar hastadır ki onu Casa Azul'dan duvarı kırarak yatağıyla birlikte taşırlar sergi salonuna!

Ağrılarını hafifletmek için kullandığı, artık müptelası olduğu marijuana’nın da etkisiyle bütün gece şarkılar söyler, eğlenir. “Her zaman yaptığı gibi mutluluk oyunu oynar” der Hayden Herrera.

 

ve ölüm!...

13 temmuz 1954'te, Mavi Ev’de 47. yaşının yedinci gününde Frida Kahlo akciğer embolisi sonucu acı dolu bu hayata gözlerini yumar. Kimilerine göre intihar etmiştir. İnsanın inanası gelmiyor: Frida’nın, Diego'sunu bırakıp gideceğine ihtimal vermek çok zor. Ne demişti: "Altı ay önce ayağımı kestiler. Acım çok büyük. İntihar etmek istiyorum ama Diego'nun varlığı buna engel. Beni çok özleyeceğini söyledi. Ona inanıyorum. Ama hayatım boyunca hiç bu kadar acı çekmedim. Biraz daha bekleyeceğim. Yaşam hâlâ burada ama umut çoktan öldü...”

Ölüme dair de "Gidişimin mutlu olmasını umuyorum. Ve bir daha katiyen geri gelmek istemiyorum" diye yazar günlüğüne. Gömülmek istemedi. “O kadar çok yattım ki artık daha fazla yatmaya tahammülüm yok” dediği için Frida yakıldı. Külleri, bugün Frida Kahlo Müzesi olan Mavi Ev'dedir. Diego Rivera, Mavi Ev’i, Frida'nın ölümünden bir yıl sonra Meksika devletine bağışladı.

Frida'ya ilgili söylenecek, altı çizilecek o kadar çok şey var ki! Bunları yazarken resimlerine tekrar tekrar baktım, özellikle de otoportrelerine… Yüzü neredeyse bir maske. Yüzü, gözleri ifadesiz. Hep aynı tek kaş, dudak üstü bıyıklar ve neredeyse ifadesiz diyeceğim gözler…

Bir Frida geçti dünyamızdan. Çok acı çekti, acısıyla başka türlü baş etmeye çalıştı. Birkaç gün önce Frida 111 yaşına girdi…

Ülkü SEVENER

Tarih:

13 Temmuz 2018

Paylaş:

BENZER HABERLER

BUZLARIN ÜZERİNDE UNUTULMAYACAK BİR DENEYİM

Baykal gölü defalarca ziyaret ettiğim Sibirya coğrafyasının en heyecan verici bölgelerinden biri olsa da en çok merak ettiğim, tamamen donduğu 15 günlük döneminde denk getiremediğim bir coğrafya olmuştu. En son 2014 yılında kadim dostum Taylan Barış Kızılöz ... Devamı...

MENBİÇ’İN ANA TANRIÇASI

Son zamanlarda daha çok siyasi olarak üzerinde konuştuğumuzu Menbiç’i, din ve inanç tarihi açısından yazmak istedik. Öncelikle bize biraz acayip gelen  isminin kaynağından başlayacak olursak Helenistik dönem öncesi, MÖ 5. Yüzyılda... Devamı...

BENZER TURLAR
Moğolistan: Bilinmeyen Diyar (Nadaam Festivali) - Tulga Ozan 05 Temmuz 2019 - 16 Temmuz 2019

Cengiz Han’ın vatanı kadim ülke Moğolistan, tarihinde dünyanın en büyük imparatorluğunun merkezini barındırsa da daha sonra gerileyen uygarlığına rağmen kendi özünü oluşturan göçebe yaşamını da hep korumaya çalışmıştır. Ancak, son yirmi yılda ilerleyen teknoloji şehir yaşamını gençler için çekici kıldı ve Ulan Batur ciddi miktarda göç alarak büyümeye başladı. Buna rağmen şehrin sınırlarını aştığınızda ise binlerce yıllık tarih, kültür ve doğanın sert yüzü karşılıyor. Biz ise yıllar önce yaptığımız gezilerin rehberliğinde, gerçek Moğolistan’ı göçebelerin izinde adım adım takip ediyoruz. Dağlarına elektrik gelmeden, Çöllerine beton yığınlar dikilmeden, Kartalları kafeslere düşmeden, Şamanları gösteri cambazları olmadan, Atlarına eyer vurulmadan, Kısacası Dünya Değişmeden, Moğolistan’ı ziyarete gidiyoruz…

3150 $ Detay
Rusya: Sayan Dağları'nda Kadim Uygarlıklar - Hakasya ve Tuva (01-09 Haziran 2019) 01 Haziran 2019 - 09 Haziran 2019

Sayan Dağları, Buzul Çağı’ndan beri doğası bozulmadan kalabilmiş nadir bir coğrafya ve Türk halkının da en uzun süredir yaşadığı ata topraklarıdır. Doğa ile iç içe yaşayan, yaşadığı doğanın kurallarına göre inanç yapısını düzenleyen bu kadim halklar da yavaş yavaş teknolojinin sağladığı deformasyon ile karşılaşıyorlar… Buzul Çağı’ndan beri neredeyse el değmemiş nadir coğrafyalardan olan Sayan Dağları’nı keşfetmek için, Hömeyi müziğinin muhteşem etkisini yaşayarak doğaya saygı üzerine kurulu Tengri inancını öğrenmek hedefiyle; 10.000 yıldır var olan kadim uygarlıklar yozlaşmadan, Dünyadaki en eski Türk petroglifleri kaybolmadan, Kısacası Dünya Değişmeden Sayan Dağları’nda kadim uygarlıkları keşfe çıkıyoruz…

2990 $ Detay

SON 1 KİŞİ!

Fas: Kuzey Afrika Egzotizmi - Tulga OZAN (20-28 Ekim 2018) 20 Ekim 2018 - 28 Ekim 2018

Fas, günümüz Kuzey Afrika’sının hala egzotik yapısını koruyan ama bir o kadar da modern eğlence ile harmanlanmış farklı bir coğrafyası.

1450 € Detay